Kâr mekanizmasında devletin rolü

274

ABD Merkez Bankası faiz oranlarını yükseltti. Ancak bu, devletin sermaye ile ilişkisinin doğasında temel bir değişikliği mi temsil ediyor?

2022’ye dönüp baktığımızda bir şey netleşti, o da önde gelen kapitalist devletlerin keskin bir dönüş yaptığı. Bu devletler 2021’den bu yana yaşanan enflasyonist yükselişe yanıt olarak faiz oranlarını yükseltmeye çalıştılar. Bu değişimin ortaya çıkardığı bir soru da kapitalist devletin bugün oynadığı rol.

Covid-19 salgını, 2007-09 mali krizinden bu yana devletlerin piyasalara kitlesel müdahalede bulunma eğiliminin yoğunlaşmasına neden oldu. Derinleşen istikrarsızlığın kapitalist ekonomik yapıların devlet müdahalesi ile desteklenmeye giderek daha fazla ihtiyaç duyması bariz hale geldi.

Ancak iki tanınmış marksist, Dylan Riley ve Robert Brenner, New Left Review dergisinin son sayısında yer alan bir makalede bunu reddediyor. Bu makale, Brenner’ın pandeminin başlarında kaleme aldığı bir makaleyi takip ediyor. “Artan Yağma” başlığı onun argümanını özetliyordu.

ABD Merkez Bankası, Federal Rezerv Kurulu ve Kongre, karantina uygulamalarına yanıt olarak fiyatları ve gelirleri destekleyici önlemler aldı. Brenner bunu, serveti büyük şirketlerin patronlarına ve onların müttefiklerine aktarma girişimi olarak değerlendirdi.

Brenner makalenin sonunda “bu eğilimleri tarihsel ve küresel bağlamlarına” oturtacak ve “kaynaklarını” araştıracak bir “ikinci bölüm” sözü vermişti. Riley ile birlikte kaleme aldığı yeni makale bu vaadi yerine getirme yolunda atılmış bir adım gibi görünüyor.

Önermesi doğru: Gelişmiş kapitalizm, Brenner’in daha önce “uzun gerileme” olarak adlandırdığı durumdan (imalat sanayindeki düşük karlılık seviyesinin neden olduğu yavaş büyüme) muzdarip.

Riley ve Brenner’a göre sonuç, siyasi kapitalizm olarak adlandırdıkları “yeni bir birikim rejiminin yükselişidir”. “Siyasi kapitalizme getiri oranının temel belirleyicisi üretken yatırımdan ziyade ham siyasi güçtür.”

Sadece siyasetin sermayeye hizmet ettiğini söylemiyorlar; siyaseti etkilemenin -örneğin hükümetler nezdinde lobi faaliyetlerine kaynak ayırmak- sermayenin karlılığını giderek daha fazla belirlediğini söylüyorlar.

Hatta bunu prekapitalist sınıflı toplum biçimleriyle karşılaştırıyorlar. “Lobiciliğin dramatik bir şekilde yoğunlaşması, elbette feodal öncülünden farklı, ancak yine de oldukça ayırt edici bir ‘siyasi birikim’ biçimi olarak anlaşılabilir” diyorlar.

Ancak bir başka marksist iktisatçı Tim Barker’ın da belirttiği gibi “Riley/Brenner’ın yeni siyasi çıkar biçimleri listesindeki her bir madde -vergi indirimleri, kamu varlıklarının kelepir fiyatlarla özelleştirilmesi, düşük faiz oranları, irrasyonel sonuçlar doğuran borsa patlamaları, doğrudan özel sektöre yönelik devasa devlet harcamaları- 1945-1973 ‘altın çağının’ farklı noktalarında mevcuttu.”

Bu, kâr oranının çok daha yüksek olduğu dönemdir. Devletler, kapitalist ekonomik ilişkilerde her zaman biçimlendirici bir rol oynamıştır. İşçilerin sömürülmesini kolaylaştırır ve firmalarının rakipleriyle rekabet etmesine yardımcı olurlar.

Elbette devletler ekonomiye müdahale ettiklerinde belirli kapitalist gruplara maddi olarak fayda sağlarlar. Mart 2020’de ABD Merkez Bankası, para piyasalarını saran paniğe devlet ve şirket tahvillerini büyük ölçekte satın alarak yanıt verdi.

Bu kesinlikle Brenner’in “zenginliğin yukarı doğru dağılımı” dediği şeyi kolaylaştırdı. Bu program sayesinde fiyatları yükselen finansal varlıkların zaten ultra zengin olan sahiplerine fayda sağladı.

Ancak kapitalizmin son yıllarda yaşadığı temel değişikliklerden biri, yatırım ve ticaretin giderek artan bir şekilde küresel para piyasalarında borçlanma yoluyla finanse edilmesidir. Bu krediler için teminat olarak önde gelen devlet tahvilleri kullanılıyor. Fed ve diğer merkez bankaları, bu önemli piyasaların çalışmaya devam etmesini sağlamak için tahvil alımlarını artırdı.

Müdahaleler çelişkili olabilir. Merkez bankaları yakın zamanda bu politikayı tersine çevirip faiz oranlarını yükselttiklerinde başta emeklilik fonları olmak üzere bazı sektörler için büyük sorunlar yarattılar. Ancak bu politika dönüşü, işsizliği artırarak ve böylece işçilerin ücretlerini enflasyona karşı koruma kabiliyetlerini zayıflatarak karları koruma ihtiyacından kaynaklanıyordu.

Kapitalizm, küresel bir rekabetçi birikim sistemi olmaya devam etmektedir. Ne kadar yozlaşmış ya da kandırılmış olurlarsa olsunlar tüm devlet yöneticilerine zorunlu taleplerini dayatmaktadır.