Bu son bankacılık krizi neden sona ermekten çok uzak?

153

Büyük bankalar küçük bankaları satın alıyor ve merkez bankaları bankalara büyük fonlar enjekte ediyor, ancak bankacılık krizi sona ermiş değil

Deutsche Bank’ın piyasa değeri 27 milyar sterlin düştü

Haftalar önce iflas eden Silikon Vadisi Bankası, ABD’de batan en büyük ikinci banka oldu. Bunu bir dizi başka küçük ABD’li kuruluş izledi. Bunu İsviçreli dev Credit Suisse’in çökmenin eşiğine gelmesi ve satılması takip etti.

Olayların baskısı, ABD Hazinesi ve Avrupa Merkez Bankası’nı “likidite krizi” olarak adlandırdıkları durumla karşı karşıya kalan bankalar için acil fon sağlamaya zorladı. Biz bunu paranın tükenmesi olarak biliyoruz. Bu hamle ve büyük bankaların batan küçük bankaları satın alması, çoğu yorumcunun krizin geçtiğini düşünmesine yol açtı.

Derken dünyanın en büyük finans kuruluşlarından biri olan 153 yıllık Deutsche Bank’ın başı belaya girdi. Geçen ayın sonuna doğru hisse fiyatı düştü ve piyasa değerinden 27 milyar sterlin silindi.

Deutsche Bank hisseleri kısmen kendi uzun vadeli başarısızlıkları ve bir dizi skandal nedeniyle keskin bir düşüş yaşadı. Ancak bu, sistemdeki daha geniş bir istikrarsızlık modelinin bir parçasıdır. Enflasyonla mücadelenin bir parçası olarak merkez bankaları, faiz oranlarını arttırıyor; bu da dünyayı resesyona doğru sürüklüyor.

Artan işsizlik ve düşen ücretlerin eninde sonunda talebi azaltmasını umuyorlar. Bunun da fiyatları aşağı çekmesi bekleniyor. Sorun şu ki politikalarının neden olduğu diğer tüm insani sefaletin yanı sıra ekonomiyi çökertmek, insanların ve firmaların borçlarını ödeyememe olasılığını artırıyor.

Ayrıca insanlar günlük ihtiyaçlarını karşılamak için ellerinde kalanları çektikçe tasarrufları da azalıyor. Bankaların giderek daha fazla para sıkıntısı çekmesi ve kayıtlarında çok sayıda riskli borç bulunması, ekonomiyi ciddi düzeyde etkiliyor.

Ardı ardına yaşanan çöküşler, yatırımcıları genel olarak endişelendiriyor. Mali olarak zor duruma düşmüş veya düşebilecek bankaların hisselerini satmaya hazırlanıyorlar. Burada büyük bankaların zor durumdaki bankaları satın alma süreci aslında korkularını arttırdı.

UBS’in zor durumdaki Credit Suisse’i satın alma anlaşmanın bir parçası AT1 tahvilleri olarak bilinen daha riskli borçlarının büyük bir kısmının silinmesiydi. Bu da tahvil sahiplerinin tüm yatırımlarını kaybetmesi anlamına geliyordu. Bu, hissedarlar ve yeni sahipler için iyi bir haberdi, ancak finans hukukunda eşi benzeri görülmemiş bir durumdu.

Tahvillerin silinmesi tahvil piyasalarını ürküttü. AT1 tahvillerinin başına gelenlerin yayılabileceği endişesi her türlü borç satışını tetikledi.

Piyasadaki çalkantı, bankaların faaliyetlerini sürdürebilmek için ihtiyaç duydukları nakdi bulmalarının artık daha pahalı olduğu anlamına geliyor. Bu da zaten zayıf olduğu düşünülen bankalar üzerindeki baskıyı arttırıyor.

Bu süreçte Deutsche Bank bir sonraki hedef haline geldi ve sıradakinin hangisi ya da ne zaman olacağını kimse bilmiyor. Sistemi sallayan sadece tahvil piyasaları değil.

Marksist ekonomist Michael Roberts, başka tehlikelere de dikkat çekiyor. ABD bankalarının “büyük ölçüde ticari gayrimenkul varlıklar”a (örneğin ofislere, sanayi sitelerine ve alışveriş merkezlerine) yatırım yaptığını belirtiyor.

“Ancak gayrimenkul fiyatları pandeminin sona ermesinden bu yana düşüşte” diye yazıyor. “Birçoğu boş duruyor ve kira getirmiyor. Şu an ise (faiz) artışları nedeniyle yükselen ticari ipotek oranlarıyla birlikte birçok banka, kredilerinde daha fazla temerrüt olasılığıyla karşı karşıya”.

Bu durum, emlak geliştiricilerinin çöküşüyle birlikte şimdiden bir batık borç dalgasına yol açtı. Sonuç olarak bankalar, firmaların borçlanmasını zorlaştırıp pahalılaştırıyor ve emlak fiyatlarının daha da düşme olasılığını artırıyor.

Finans sektörü her fırsatta çalkantılarla karşı karşıya kalıyor ve patronların her zaman bir cevabı olmuyor; faturayı işçilere kesmek dışında. Ancak yakın zamanda bankacıların pencerelerden atladığını görmeyi beklemeyin. Merkez bankalarının ve devletlerin genellikle kendilerine yardım etmeye hevesli olacaklarını bilerek güven içindeler.