Filistin ile dayanışma önemli! 

615

Gazze’de ortaya çıkan soykırım, dünya genelindeki siyasi mücadelede bir dönüm noktasına işaret ediyor.

Ölümler 7 Ekim’de başlamadı. 1948 yılında, İsrail devletinin temelini oluşturan etnik temizlik sonucu Nakba’da on binlerce kişinin öldürülmesi ve 550 Filistin köyünden 700.000 kişinin zorla sürülmesiyle başladı. BM’nin rakamları toplamaya başladığı 2008’den bu yana hem Filistinliler hem de İsrailliler ölüyor, ancak ölen Filistinlilerin sayısı İsraillilerin 22 katı. 

Batı medyasındaki  7 Ekim haberlerinin çoğunluğu, sanki Gazze 2008-9, 2014, 2019 ve 2021 yıllarında uzun süreli bombardıman ve saldırılara maruz kalmamış ve Gazze’de yaşamı işkenceye dönüştüren bir kuşatma ve abluka yaşanmamış gibi.

7 Ekim’de Filistinli militanların Gazze hapishanesinden İsrail’e saldırmasından  çok önce Birleşmiş Milletler 2008-2020 yılları arasında İsrail tarafından öldürülen Filistinlilerin sayısını 5.590 olarak açıklamıştı.

İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik yeni saldırısına dünya çapında verilen ilk tepki, İsrail devleti tarafından yayılan olağanüstü düzeydeki propaganda yalanlarından etkilendi. Kassam Tugayları ve diğer militan grupların 7 Ekim’de başlattığı saldırılarla ilgili anlatı büyük ölçüde İsrail propaganda makinesi tarafından yayıldı. İsrail devletinin gündemi belirlemek için yalan söylediği, yalanı ortaya çıktığında ise propaganda zararının çoktan verildiği bir noktada geri adım atma politikası yürüttüğü biliniyor. Örneğin, Batı Şeria’da İsrail baskını sırasında Filistinli-Amerikalı gazeteci Shireen Abu Akleh’in öldürülmesinden Filistinli militanların açtığı ateş sorumlu tutulmuştu. Dört ay sonra, bunun mümkün olmadığına dair bir yığın kanıt toplandıktan sonra İsrail, Shireen’in İsrail tarafından keskin nişancı ateşiyle öldürülmüş “olabileceğini” kabul etti. Shireen’in öldürülmesinde olduğu gibi, 7 Ekim’den sonra da İsrail’in militanlar hakkında DEAŞ’tan daha kötü barbarlar olduğu izlenimi yaratmak amacıyla 40 bebeğin başının kesildiği, tecavüze uğradığı, bir bebeğin fırında pişirildiği yönündeki açıklamalarının tümünün yalan olduğu ortaya çıktı.  Bu yalanlar batı medyası ve hatta ABD Başkanı Joe Biden tarafından tekrarlandı, gerçek olmadıkları ortaya çıkınca da sessizce unutturuldu. Olay sonrası medya söyleminin çoğunun yalan olduğunu öğreniyoruz, ancak o zamana kadar siyasi hasar gerçekleşmiş oluyor.

Yalanlar ve Gerçekler

İsrail saldırıda 1400 sivilin öldürüldüğünü duyurdu; ancak İsrail gazetesi Haaretz’de yayınlanan ölenlerin listesinde 375’i asker ve polis olmak üzere 1152 isim yer alıyor. Bunların önemli bir kısmı da silahlı güvenlik görevlileri. İsrail’in resmi iddiası saldırıdan beş hafta sonra sessizce 1400’den 1200’e indirildi. Haaretz’deki listede kurbanların çoğunun yaşları veriliyor ve neredeyse hepsi yetişkin. Listedeki az sayıdaki çocuğun çoğu Hamas roketleri tarafından öldürülen Bedevi Araplar. İsrail Bedevi köylerinin yasal statüsünü tanımıyor, dolayısıyla kibbutzlardaki ve Yahudi köylerindeki komşularının aksine ne roket alarmları ne de sığınakları var. Son olarak, çok sayıda İsrailli tanık İsrael TV’de, rehinelerin tutulduğu evlere tank ateşi de dahil olmak üzere İsrail ordusunun açtığı ateş sonucu çok sayıda İsrailli sivilin öldüğünü ifade etti. Hamas’ın tankları yok. Videolarda İsrail askerlerinin sivillerle dolu arabaların arkasına siper aldığı ve sivillerin çapraz ateş sonucu öldüğü görülüyor.

Son dönemde İsrail Apaçi saldırı helikopterlerinin, aralarında müzik festivaline katılan İsraillilerin de bulunduğu kalabalığa rastgele ateş açtığını gösteren videolar ortaya çıkıyor.  Görünen o ki Hannibal Direktifi’nin mantığı işliyor. Hannibal talimatı İsrail ordusu için bir angajman kuralı; bir İsrail askerinin esir alınması halinde ordunun bunu durdurmak için askerin ölümüyle sonuçlanacak eylemler de dahil olmak üzere her türlü eylemi gerçekleştirmesi gerektiğini belirtiyor.Yani asker bir araçla götürülüyorsa, İsrailli asker ölse bile aracı havaya uçurmak gerekir. Hannibal yönergesi 2016 yılında resmen iptal edildi ve yerine kamuoyuna yayınlanmayan emirler getirildi. Tüm kanıtlar 7 Ekim’de de benzer bir politikanın yürürlükte olduğunu gösteriyor.

Kuşkusuz saldırıda Filistinli savaşçılar tarafından  siviller öldürüldü. Ancak Filistin 1948’den bu yana sürekli olarak ölümlere maruz kalıyor. Dünyayı 7 Ekim’de şoke eden, Filistinli savaşçıların beklenmedik bir şekilde sınırı dramatik bir şekilde geçebilmeleri ve o günkü çatışmalarda Filistinli ve İsrailli ölü sayısının yaklaşık olarak eşit olmasıydı. IDF, saldırı sırasında öldürülen 1500 Filistinli militanın cesedinin elinde olduğunu iddia ediyor. Bir günlüğüne de olsa ölümlerdeki eşitlik İsrail’i şoke etti. Her iki tarafta yaşanan ölümlerin tümü nihayetinde yerleşimci sömürgeci devletin varlığının bir sonucu. Herhangi bir insanın ölümü trajedidir. Ölümleri önlemenin yolu, temel nedeni, yani sömürgeci yerleşimci devleti ve onun baskıcı mekanizmalarını ortadan kaldırmaktır. 7 Ekim’de farklı olan şey, pek çok insanın İsrail devleti ile Filistinliler arasındaki çatışmaya ilişkin algısını ve gündemi değiştirmesiydi.

Ezilenler karşılık verdiğinde, ezen onları katliam yapmakla suçluyor. Ve bazen gerçekten de siviller öldürülüyor.

Vietnam’dan öğrendiklerimiz

Vietnam’da Ocak 1968’deki Tet saldırısı tüm dünyada siyasi gündemi değiştirmişti. NLF güçleri Güney Vietnam’ın her yerinde ABD ve Güney Vietnam güçlerine saldırdı. Saygon’un merkezine kadar girerek Hué şehrini ele geçirdi ve yaklaşık bir ay boyunca elinde tuttu. Taarruz, o sırada Güney Vietnam’da 500.000 civarında askeri bulunan ve 1 milyon Güney Vietnamlı askerle birlikte savaşan ABD tarafından kanlı bir şekilde yenilgiye uğratıldı. Ancak Tet saldırısı, çok daha iyi donanımlı konvansiyonel bir orduyla karşı karşıya kalan Vietnamlı gerillaların dünyanın en büyük askeri gücü olan ABD’ye ciddi bir şekilde meydan okuyabileceğini gösterdi. Yenilgiye uğratılmış olsa da Tet saldırısı 1968 yılı boyunca Batı’yı sarsacak siyasi hareketlere ilham kaynağı oldu. Tet taarruzunun bu hareketlerdeki önemi çoğu zaman unutulsa da Vietnam ve Vietnam kurtuluş mücadelesi, elbette Türkiye’dekiler de dahil olmak üzere 1968’deki tüm hareketler için merkezi bir öneme sahipti. Siyahlar, gençler, işçiler görünüşte güçlü olsa da düşmanın, ABD emperyalizminin, yenilmez olmadığını gördüler. 

ABD ve Saygon’daki kukla rejimi NLF’yi Hué’de bir katliam yapmakla suçladı. Bu dezenformasyon ABD müdahalesi için propaganda yapmayı ve NLF’yi “barbar” olarak nitelendirmeyi sağlıyordu. O dönemde NLF’nin hükümet yetkilileri ve ailelerinden oluşan yaklaşık 6000 kişiyi öldürdüğü iddia edilidi. Daha sonra yapılan araştırmalar bu rakamın abartıldığını ve Hué’yi yeniden işgal eden rejim tarafından öldürülen binlerce NLF işbirlikçisinin de bu rakama eklendiğini gösteriyor.  Ancak savaştan sonra NLF liderleri bazı sivillerin öldürüldüğünü kabul etti ve yaklaşık 700 ölü rakamı genel kabul gördü. Elbette bu rakam ABD’nin Vietnam’daki savaşı sırasında ölen 2 milyon Vietnamlı ile karşılaştırıldığında önemsiz görünüyor. Suçlamalar ne olursa olsun Tet saldırısı tüm dünyadaki toplumsal hareketler için bir dönüm noktası oldu. 

İsrail devletinin 7 Ekim saldırısını Gazze’yi ve işgal altındaki Batı Şeria’yı Filistinliler için cehenneme çevirmek için  bahane olarak kullanması bu saldırının en yakıcı sonucudur. Ancak bu sadece bir bahanedir. Batı Şeria Hamas’ın kontrolünde olmamasina ragmen ordu ile yasadışı yerleşimciler orada da Filistinlilerin hayatını kabusa çevirmekte, onları öldürmekte, yargılamadan gözaltına almakta ve köylerinden sürmektedir. 

Tet saldırısında olduğu gibi 7 Ekim’in de siyasi sonuçları dünya çapında radikalleşmeyi arttıracaktır. Sıradan insanların İsrail devletinin uyguladığı vahşet karşısında duydukları dehşet, genç Yahudiler de dahil olmak üzere pek çok genci Filistin hakkında daha fazla bilgi edinmeye yöneltiyor.  İnsanlar ne kadar çok şey öğrenirse o kadar radikalleşiyor. Siyahlar ve azınlıklar Filistinlilerin mücadelesini kendi mücadeleleriyle ilişkilendiriyor. Siyasi talepler de daha radikal hale geliyor ve “Nehirden denize Filistin özgür olacak” sloganı protestolarda hegemonik hale geliyor. İsrail’in Gazze’deki soykırımının ortaya çıkardığı hareket, İsrail’i destekleyen ve silahlandıran Batılı devletlerin sadece Filistin’le ilgili değil, tüm dünya sistemiyle ilgili anlatılarını tehdit ediyor. Yepyeni bir nesil, dünya düzenine ilişkin tüm varsayımlarını sorgulamaya başlıyor.

İsrail’le olan askeri, ticari ve diplomatik ilişkiler kesilsin 

Türk egemen sınıfının tutumu son derece ikiyüzlü. İsrail’in eylemleri haklı olarak kınanıyor. Recep Tayyıp Erdoğan Hamas’ın terörist bir örgüt olarak görülmemesi gerektiğini söylüyor ve bunda da haklı. Ancak, İsrail rejimini izole etmek ve Filistinlileri desteklemek için somut eylemler söz konusu olduğunda, ortada hiçbir şey yok. Türkiye her zaman İsrail’in Müslüman ülkeler arasındaki en önemli dostu olmuştur. Erdoğan’ın açıklamasından sonra büyükelçisini geri çeken İsrail oldu, tersi değil. Ticari ilişkiler her zamanki gibi güçlü olmaya devam ediyor. Petrol Türkiye üzerinden İsrail’e akmaya devam ediyor. Erdoğan Netanyahu ile görüşmezken, Hakan Fidan gidip İsrail’deki mevkidaşıyla görüşüyor. Erdoğan’ın Netanyahu ile görüşmeyi reddetmesi sadece göz boyamadan ibaret. Perde arkasında her zamanki gibi işler devam ediyor.

AK Parti’nin çağrısıyla Gazze için düzenlenen resmi büyük miting dışında, Türkiye’de Gazze’deki soykırıma verilen tepki sınırlıydı. Geçmişte Türkiye’deki sol, Filistin hareketini doğal bir müttefik olarak görüyordu. Uzun süre baskıya maruz kaldıktan sonra pek çok kişi sokak eylemleri konusunda tedirgin. İslamcı bir hareket olan İHH bile İncirlik’teki gösterilerinde gaza maruz kaldı ve dövüldü.

Bununla birlikte, tepkinin sınırlı olmasının nedeni sadece baskıya dayanmıyor. Hamas, tüm çelişkileriyle birlikte İslamcı siyasi bir hareket. Soldaki bazı kesimler, Hamas’ın İslamcılığından duydukları hoşnutsuzluğun, İsrail devleti tarafından gerçekleştirilen soykırımı protesto etmelerini engellemesine izin verdiler. Öte yandan, şu anda Gazze’de gördüğümüz tanklar, sokaklarda toplanmamış cesetler ve bombalanan ve dümdüz edilen yerleşim bölgeleri bize sadece 8 yıl önce Kürt bölgelerinde gördüğümüz sahneleri hatırlatıyor. Bazıları Türkiye’nin geri kalanında bu katliama yeterli karşı çıkış olmadığını düşünüyor ve şimdi Kürt bölgelerindeki mücadele evimize çok daha yakınken neden Filistinlilerle dayanışma göstermemiz gerektiğini sorguluyor.

Hamas’ın 2006 yılında tüm Filistin topraklarında hükümet olarak seçilmesinin nedeni, El Fetih’in yolsuzluklarına ve İsrail işgalinin işbirlikçisi olmaktan öteye gidemeyen Filistin Yönetimine bir alternatif oluşturmasıydı. Hamas, seküler Filistin direnişinin gerçekten direnme konusundaki başarısızlıkları nedeniyle bir güç haline geldi. Hamas’ın karakteri ya da 7 Ekim’deki saldırıyla ilgili hiçbir şey, Gazze’de, Batı Şeria’da, işgal altındaki Doğu Kudüs’te ve İsrail vatandaşı olan Filistinlilerde İsrail’in Filistinlilere uyguladığı baskının gerçekliğini değiştirmez.

Tayyıp Erdoğan İsrail’in Gazze’deki soykırımını eleştirdiğinde Netanyahu, Türk Ordusu’nun Kürt bölgelerinde yarattığı yıkıma atıfta bulunarak Erdoğan’ın eleştirecek konumda olmadığını söyledi. Hem Erdoğan hem de Netanyahu ikiyüzlü davranıyor; birbirlerini eleştirirken doğru, kendilerini savunurken yanlış yapıyorlar. Etkili muhalefet çifte standart olmamasını, Gazze’nin yıkımına da Kürt şehir ve kasabalarının yıkımına da karşı çıkılmasını gerektirir.

Batılı egemen sınıflar İsrail’in arkasında sıraya girdi. Dünyanın dört bir yanında Filistin’le dayanışma gösterenler aynı zamanda kendi egemen sınıflarına da meydan okumakta, meydan okumaya çalışmaktadır. Filistin mücadelesi bir turnusol kağıdı haline gelmiştir. Bu Türkiye için de geçerli. Filistin’le dayanışma mücadelesi etkili bir muhalefetin gelişmesi için kritik önem taşıyor. Filistin, işçi sınıfını bölen ve rejimi iktidarda tutan laik-dindar ayrımı arasında köprü kurabilecek bir meseledir. Rejimin İsrail konusundaki ikiyüzlülüğü onun en zayıf noktasıdır. 

Kısa sürede kitlesel protestolar düzenleyemeyebiliriz. Ancak Boykot, Yatırımların Durdurulması ve Yaptırımlar (BDS) temelli bir dayanışma hareketi inşa etmemize yardımcı olabilir. Dünyanın geri kalanında şirketlere yönelik tüketici boykotları artıyor ve dayanışma hareketinin büyümesine yardımcı oluyor. Büyük bir harekete sahip olmanın tek yolu onu daha küçük hareketlerden inşa etmektir. Filistin ile dayanışma inşa etmek önceliğimiz olmalıdır.